Apartman kapısını açıyorum… Vakit gece yarısı… Sarı ölgün ışık çepeçevre kuşatıyor beni. Apartmanın duvarları nemli ve alabildiğine yoğun bir koku kaplamış her yeri. Dışarıda kül rengi bulutlar, hava soğuk ama ben hissetmiyorum… Apartman merdivenlerini, yavaşça çıkıyorum. Aklımda Nihat Behram’ın dizeleri dönmeye başlıyor…

“Ölüm seni yanıltmasın…

Bir düşün yaşayanları

Alnını korkusuzca kaldır

Kimin yanındasın

Yerin neresi

Ve senin en çaresiz anında

Tek silahın nedir? “

Eve girdiğimde cam kenarına oturuyorum. Gelip geçen insanları, onların hayatlarını düşünüyorum. İnsanımız umutla yaşamayı çoktan unutmuş. Bizler hüzünler ülkesindeyiz. Her şeyimiz giz perdesi altında. Kimi zaman yakından kimi zaman uzaktan izliyoruz olanları. Yanımda olsan, sana sımsıkı sarılsam, yüreğinin kıpırtısını dinlesem belki sakinleşirim…

Denge sağlamak uğruna, doğru zamanın ne zaman geleceğini bilmeden düşmanlarımızla yaşamak zorunda bırakılıyoruz. Kimin ne yaptığını bilirken kendimiz olmamız gerekirken dengenin eline bırakıyoruz kendimizi. Ben bu dengenin içinde değilim. O zaman beni asi ilan edersiniz; olur, biter. Bu unsurları yok etmeden bu dengeyi nasıl kontrol ederiz? Dengenin içinde kullanılan olmak niye? Kuşku dalga dalga yayılıyor, bir sıkıntı büyüyor içimde…

Ataol Behramoğlu’nun dizeleri geliyor aklıma…

“Günümüzde insan olmanın

Çok ağır bedeli var

Ya parçası olacaksın alçaklığın

Ya seni parçalarlar

Oysa insan olmak

Çoğalabilmektir başkalarıyla

İnsansın, birinin canı yanarken

Senin de canın yanıyorsa”

Ateş buza, ölüm yaşama varır. Yaşamın aşka varacağı gibi…

Tarih: 26.10.2007 | Saat: 19.10 | Utku Gürakar