Eli kanlı krallar, köşeleri tutanlar… Kötü ve ucuz bir film gibi…

Manisa’nın arka sokaklarına doğru yürüyorum… Yeni zift kaplanmış yollardan geçiyorum. Havanın soğukluğu içime işliyor ve hissetmemek için elimden geleni yaptığım bu kristal soğukluğu en derinde hissediyorum.
Hayat, gölgemin var olduğu kadar yaşatıyor. Kalbimi sunuyorum ona; ama hayat daha fazlasını istiyor; ele geçirmek istiyor bütün bedenimi… Bu akşam, anlaşıldığım kadar yaşıyorum. Hayattan saklanmak için koşmuyorum, ondan kaçmıyorum; bir maskenin ardına saklanıyorum. Gördüğüm belki de bir yalanın aynadaki yansımasından ibaret…
Yalnız yaşayan ruhum yavaşça nefes alıyor, artık. Yalnızlıklar elimde değil. Kendimle savaşıyorum durmadan. Düşündüklerim hissettiklerimden uzak. Savaşta alınmış yara izleri çok derin. O yaralardan sızan karanlıklar kadar gücüm yok.
Zihinsel hayal takip ediyor beni. Bu gece uykuyu kaybetmek istemiyorum. Garaja ulaşıyorum bu şehirden gitmek için… Otobüse binmeden önce Hayko Cepkin’in şu sözlerini tekrarlıyorum içimden…
“Kimin evindeyim, elimde bir kırık bitik şişe?
İçindeydi canım kendim kırıp unuttum gizlice
Kimler aldıysa bulup sakın geri getirmeyin
Beni kimler sorduysa sizi görüp gülüp gitti deyin
Çekilin görmem körüm ben
Onun için bu dünyayı ben ezerim geçerim
Özümdür dönmem sözümden
Bu yüzden bu dünyada ben sevilir severim
Kimin elindesin, unutuldun mu sen de sinsice?
Çözüm sende canım, zor mu geldi bu sonsuz bilmece?“
Artık zamanım yok, sadece ölüyorum. Ölüm, yaşama varır mı hiç bilmiyorum…
Tarih: 25.11.2007 | Saat: 23.55 | Utku Gürakar
Aylin
Aralık 2nd, 2007 17:14
Hayatta ölüm olduğunu, hatta ölümden başka hiçbir şey olmadığını bir kez anlayınca insan, işin tadı kaçıyor. Ne fena şey: Ölüm bütün oyunların içine sızı veriyor. Hayat böyle. Üzülme. Oysa zaman şakacıdır. Sen geçip gitmişsindir bir anın içinden. Oysa o an orada kalmıştır. Zaman, kendi içine hapsolmuş gümüş bir aynadır. Üzülme. Aşk böyle. Ölüm gibi.