Yalnızlık denilen; his, düşünce ve davranışlarla ilişkili, zihinsel ve psikolojik durumu her insan tanır. Yalnız olmak demek kendini her koşulda yalnız hissetmek demek değildir. Yalnız olmak ve yalnız olduğunu duyumsamak birbirinden oldukça farklı şeylerdir. Yalnız olup da kendini yalnız hissetmemek veya tam tersine birileriyle beraber olup da, kendini yalnız hissetmek alışılagelen şeylerdir. Bu iki olguyu birbirinden ayıran nokta şudur: kendi kendiyle beraber olmaya gereksinim duymak yalnız olmanın pozitif yönü, kendini yalnız hissetmek ise yalnız olmanın negatif yönüdür.

Yalnızlığın ne anlama geldiğini pozitif ve negatif yönüyle bir karşılaştırmaya tabi tutsak birbirinden oldukça farklı sonuçlara ulaşırız. Yalnızlık bir açıdan son derece pozitif bir ruh halini, diğer açıdan ise son derece negatif bir ruh halini yansıtır. Birinde bilinç doruk noktasındadır, diğerinde ise kişinin bilinci huzursuzluk ve çile içindedir, etrafındaki insanlarla arasında sanki bir duvar vardır ve kişi tatmin edici, anlamlı insani ilişkilere uzak kalır. Birçok yalnız insan bundan dolayı kimseye veremediği sevgisini bir kediye veya bir köpeğe yöneltir.

Her insan kendi yaşam yolunu kendi ayakkabılarıyla yürür. Hiç kimse hiç kimsenin hayatını devralamaz. Duygularımız ve isteklerimiz için başka birisini vekil tayin etmemiz olanaklı değildir. O nedenle günlük yaşamımızda verdiğimiz kararları, hissettiğimiz duyguları başka birilerine havale edemediğimiz için öznel anlamda yalnızlığın ne demek olduğunu biliriz.

Yalnızlık olgusu bazı insanlar için büyük bir esin kaynağı oluşturur. Sanatçılar, yazarlar, şairler, ressamlar ve kültürel değerler yaratan her aydın insan, gürültülü sosyal çevreden kendini uzaklaştırıp daha dingin, kendisiyle baş başa kalabileceği bir ortam yaratır. Yaratıcı düşünceler insanın kendi öz benliğiyle bir arada olmasından doğar. O nedenle yaratımcı etkinlik, kişinin kendi kendini yenilemesi, kendi varlığını benliği tarafından işlemesi demektir. Yalnızlığın ortaya çıkardığı bu iç ve dış değişimi tanınmış ressam Pablo Picasso şu şekilde dile getirir: “Hiçbir şey yalnız olmadan olamaz. Ben kendime öyle bir yalnızlık tercih ettim ki, hiç kimse bunun ne olduğunu bilemez. Yalnız olabilmek çok meşakkatli bir iş; çünkü her yerde saatler var! Siz hiç hayatınızda saati olan bir ermiş gördünüz mü?”

Gelmiş geçmiş tüm büyük insanlar yalnızlık duygusunu çok değerli bir iç değişim hazinesi olarak görmüşlerdir. Tüm dini liderler, Hz. Muhammed başta olmak üzere, Hz. İsa ve Buddha çölde, mağarada, hiç kimsenin olmadığı yerlerde kendi öz dünyalarına dalarak, büyük gizlere ermişlerdir. Bilim adamı Albert Einstein, siyah perdeleri olan bir odaya kapanır, hiç güneş yüzü görmeden, kimse tarafından rahatsız edilmeden günlerce kafasını meşgul eden problemi çözmek için çalışırmış. Ne zaman kafasındaki sorunu çözerse, tekrar sosyal yaşamına dönermiş.

Bireyin olgunlaşmasını sağlayan, ruha kanat açan iç deneyimlerin gerçekleşebilmesi sadece ve sadece dingin ve sessiz mekânlarda olanaklıdır. Alışılagelen hayatın dışına çıkabilmek, yüksek değerler için hassasiyet sahibi olabilmek, içsel yenilenme yolundan ve yaratımcı yalnızlıktan geçer. Bu da durgun sular gibi sakin olmayı gerekli kılar. Oysa günümüzde yalnız başına kalan insanlar ruhun derinliklerine inmek yerine, alışkanlık haline gelen şeylere sarılır, kendi benliklerinden her geçen gün biraz daha uzaklaşırlar.

Tarih: 19.10.2008 | Saat: 20.39 | Utku Gürakar